Sık Sorulan Sorular ve Cevaplar

Sık Sorulan Sorular ve Cevaplar

BİR ÇOCUĞUN BEBEKLİKTEKİ BAĞLANMA ŞEKLİ ONUN İLERİDEKİ İLİŞKİ KURMA BİÇİMLERİNİ ETKİLER Mİ?
Psikolojide, bebek-bakım veren ilişkisini inceleyen bir çok kuram, bebeklik döneminde kendisine bakım veren kişiyle sağlıklı bir bağlanma oluşturabilmiş bebeklerin dah sonraki yıllarda, duygusal anlamda sağlıklı bireyler olacağını belirtir. Minnesota Üniversitesi’nden Jeffrey Simpson ve arkadaşları (Journal of Personality and Social Psychology, 2/2007), yürüttükleri uzun dönemli araştırmalarında, bebeklik dönemindeki bağlanmanın kişinin tüm yaşamı boyunca kurduğu ilişkiler üzerinde çok büyük bir atkisi olduğunu saptamışlardır. Araştırmacılar, 1970li yıllarda, o dönemde bir yaşında olan 78 bebek ve annesi arasındaki bağlanma modelini saptadılar; bu bebeklerin yarısı annesine güvenli bir biçimde bağlanmıştı. Bu bebekler, ilkokul döneminde incelendiklerinde, diğer çocuklarla çok olumlu ilişkiler kurabildikleri ve bir çok arkadaşları olduğu görüldü. Bu çocuklar 16 yaşında değerlendirildiklerinde, derin arkadaşlıklar kurabildikleri ve arkadaşlarıyla duygular üzerinde konuşabildikleri saptandı. Bu kişiler, 20 yaşına geldiklerinde ise, o dönemdeki partnerleri ile görüşmelere alındılar; önce ayrı ayrı birer form doldurduktan sonra kamera önünde bir konuda tartışmaları istendi. Bebeklik döneminde sağlıklı bağlanmış olan kişilerin genelde daha olumlu duygular yansıttıkları belirlendi. Ancak, son olarak önemli bir noktayı göz önünde bulundurmakta yarar var. Bağlanma iki kişilik bir durum olduğu için, annenin ruhsal durumunu ve bunun sürekliliğinin çocuk üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. 
ANNENİN BEBEĞİNİ EMZİRMESİ BEBEĞİN DUYGUSAL VE SOSYAL YAŞAMI ÜZERİNDE BİR ROL OYNAR MI?
Emzirmenin bebeğin fiziksel sağlığı üzerinde çok önemli bir etkisi olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Bristol Üniversitesi’nden Richard Mertin ve arkadaşlarının yürüttüğü uzun dönemli bir araştırma şu sonuçları ortaya koymuştur (Archives for Disease in Childhood, 14.2.2007):
    a. Anne sütü almış ve alamamış kardeşler karşılaştırıldığında, anne sütü almış çocukların kariyerlerinde   daha hızlı yükseldikleri görülmektedir. 
    b. Anne sütü almış çocukların %58’i anne-babalarından sosyal olarak anne-babalarından daha yüksek pozisyonlara gelirken, anne sütü alamamış bebeklerin %50’si daha yüksek pozisyonlara gelebilmektedir. Araştımacılar bu farkın anlamlı olduğunu belirtmektedirler. Bu bulguların açıklamasını sadece, anne-çocuk arasında daha sıkı bir bağlanma ile açıklamak mümkün değildir. Ancak anne sütü içindekibazı besinlerin bebeğin beyin gelişimi üzerinde çok önemli bir rol oynaması bu farkın açıklanmasına yardımcı olabilir. Bu noktada, annesi tarafından doğrudan emzirilmeyen, ancak anne sütünü biberondan alan bebeklerin gelişimlerini izlemek anlamlı olacaktır.
DEHB'NİN ETKİLERİNİN ÖNLENMESİ NE ÖLÇÜDE MÜMKÜN?
Özellikle son on yıl içinde, DEHB tanısı giderek daha sık bir şekilde konulmaktadır. Son birkaç yıl içinde bu nedenle ilaç kullanmakta olan çocukların sayısı dünya üzerinde sekiz milyon artmıştır; bu çocukların %80’i Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamaktadır. Psikofarmakolojik yaklaşım, sorunlara o an için büyük ölçüde çözüm getirse de, bunların uzun vadeli fizyolojik ve psikolojik etkileri henüz tam olarak tanımlanabilmiş değildir. Almanya’da 2006 yılında yayınlanan ve “Frankfurt Önleyici Çalışması” olarak adlandırılan bir çalışma, DEHB’nin erken tanısı ve önlenmesi üzerine odaklanmaktadır. Bu çalışmayı, nörolog, pedagog ve psikologlardan oluşan bir ekip yürütmektedir. Ekip 500 DEHB tanısı çocuğu ve onların öğretmenlerini değerlendirmeye almıştır. Benzer değerlendirmeler bir kontrol grubu için de gerçekleştirilmiştir. Araştımanın ana sorusu şudur: İki senelik psikolojik bir çalışma ile, ilaç kullanmadan bu sorunla baş etmek mümkün olabilir mi? DEHB grubu ile önce şu başlıklar çalışılmıştır: 
    a.  Öğretmenlerin DEHB konusunda eğitilmeleri 
    b.  Anne-babalarla bu konuda düzenli görüşmeler 
    c.   Gereken durumlarda bireysel çalışmalar
    d.   Şiddeti önleme programının uygulanması. 

Bu araştırmanın sonucunda DEHB tanısı almış çocukların, birbirinden çok değişik alanlarda sıkıntılar yaşadıkları görülmüştür: Nörolojik sorunlar, duygusal yoksunluk, travma, üstün yetenekli olma gibi. Bu çocuklar ilaç kullanmaya başladıklarında, bu farklar bir anda ortadan silinmekte ve bu nedenle de tam olarak üzerlerine gidilememektedir. Yukarıda bahsedilen model çerçevesinde bir yaklaşım sorunun doğru olarak tanımlanmasına yardımcı olmaktadır. Araştırmanın sonuçları umut vericidir: Bu programa iki sene boyunca katılan çocukların saldırganlık düzeyi istatistik olarak anlamlı bir şekilde düşmüştür. Eğitim alan öğretmenlerin bir çoğu, programın yararına inandıkları için daha fazla eğitim talebinde bulunmuşlardır. Ancak, önleyici hedefleri olan bu programın, DEHB başlığı altındaki tüm sorunlara karşılık vermediği görülmüştür, bunun yanında uzun vadeli sonuçlarının neler olacağını da beklemek gerekmektedir.

ZEKA TESTLERİNE NE ZAMAN İHTİYAÇ DUYULMALIDIR?
Zeka testleri klinik psikolojide bazı sorunların belirlenmesine yardımcı araçlar olarak kullanılmaktadır. Özellikle, çevresi tarafından yaşıtlarından farklı, üstün becerilere sahip olduğu düşünülen çocukların aileleri, çocuklarının zeka seviyelerine merak ederek merkezlere başvururlar. Ancak sırf bu merak nedeniyle bu testin uygulanması doğru değildir. Zeka testinin uygulanıp uygulanmamasının gerektiğine bir uzman karar verebilir. Evde ya da okulda bir takım sorunlar yaşayan çocuklara (öğrenme güçlüğü, aşırı hareketlilik ve dikkat eksikliği, uyum ve davranış sorunları vb. gibi) zeka testi yapılması gerekebilir. Sayısal veriyi öğrenmekten öte; testin alt bölümlerine bakılarak çocuğun hangi alanlarda yaşından beklenen düzeyde, hangi alanlarda daha ileride ya da daha geride olduğu öğrenilir ve aile ile paylaşılır. Çıkan sonuçlar doğrultusunda yapılması gerekenler, izlenmesi gereken yol ailenin de desteği ile oluşturulur.
ZEKA GELİŞİMİNDE ANNE VE BABALARA DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?
• 3 yaşına kadar televizyondan olabildiğince uzak tutun. 
• Çocuklarınızla oyun oynayın. Erken çocukluk döneminde oynanan oyunlar bebeğin zeka gelişimi için oldukça önemlidir. Bu sayede, dünyayı olabileceği ve istedikleri gibi ele alabilirler. Dünyayı keşfetmelerine ve biricik-bireysel bir biçimde tepkide bulunmalarına olanak sağlar. Bu sayede, gerçek davranışları ve farklı rolleri deneyebilirler. Oyun, sorumluluk alma, paylaşma, işbirliği yapma, problem çözme becerilerini geliştirme imkanı tanır. 
• Yaşına uygun legolar, yap-bozlarla oynamasını sağlayın. Resim yapmasına destek olun. 
• Resimler arasındaki farklılıkları bulma, hikaye tamamlama vs. gibi bilişsel becerilerini geliştirecek gibi oyunlar oynayın. 
• Çocuğunuzun zihinsel yapısı ve öğrenme biçimine uygun aktiviteler ve hedefler belirleyin. 
• Küçük çocuğunuzun merakla her şeyi sormasından sıkılmayın, bıkmadan sorularına cevap verin. Merakı doyurulan çocuk daha çok öğrenme isteği duyar. Konuşun ve o konuşurken de onu gerçekten dinlediğinizi, anladığınızı gösterin. 
• Seçimlerine saygı duyun. Kendi başına giyinmesine, kendi istediği yemeği yemesine (belli koşullar dahilinde) izin verin. 
• Olumsuz davranışlarını cezalandırmak yerine, olumluları ödüllendirin. “Yapabilirsin, başarabilirsin, üstesinden gelebilirsin” gibi mesajlar verin. 
• Çocuğunuza model olun. Ondan yapmasını istediğiniz şeyleri öncelikle siz yapın. Örneğin, kitap okuyun, spor yapın, sanatsal aktivitelere katılın. Onu da bu konulara yönelimi için destekleyin. 
BEBEK VE ÇOCUKLARDA KAYGIYI AZALTMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?
• 7 ay – 2 yaş dönemi içerisinde bakıcı değiştirmemeye çalışın. Eğer çalışmaya başlayacaksanız, bebeğinizin siz yanındayken yavaş yavaş bakıcıya alışması için ona zaman tanıyın. Onlar arasındaki güven sağlandıktan sonra bazı görevleri bakıcıya devretmeye başlayın. 
• Evden ayrılacaksanız, kesinlikle ona gözükmeden, kaçarak evden çıkmayın. Mutlaka vedalaşın. Onu öpüp ona sarılın nereye gideceğinizi ne yapacağınızı kısa bir sohbetle ona anlatın ve mutlaka geri döneceğinizi söyleyin. O ağlasa bile siz sakin ve huzurlu bir şekilde ondan ayrılın. Eğer ağlayacaksanız bunu ondan ayrıldıktan sonra yapın. Bu hoşça kal sohbetini her ayrılıştan önce rutin bir şekilde mutlaka yapın. Ancak bu şekilde aranızdaki güven ilişkisi sağlamlaşacaktır. 
• Kaygılı ve üzüntülü olduğunuzu ona belli etmemeye çalışın ve yüzünüzdeki ifadenin sakin ve huzur verici olmasına özen gösterin. Unutmayın, kaygınızı çocuğunuza da yansıtıp onunda endişeli olmasına sebep olabilirsiniz. 
• Sadece olumlu duygularını değil, olumsuz olanları da dinlemeye özen gösterin. Onu bu duygularını da anlayıp kabullendiğinizi gösterip onu rahatlatmaya çalışın. 
• Okul ilk gününde mutlaka yanında olmaya ona destek olmaya çalışın. Bunun kısa bir ayrılık olacağını, yeni kişilerle tanışıp yeni şeyler öğreneceğini ve iyi vakit geçireceğini ona söyleyin. Eve döndüğünde ise günün nasıl geçtiğini sorup onu sıkmadan sadece dinleyin. 
• Sakın geri adım atmayın, kararlı ve tutarlı olun. Onu okula gitmesi için ikna etmeye çalışın. 
ÇOCUĞUM DEPRESYONA GİRMİŞ OLABİLİR Mİ?

Depresyon sadece yetişkinlerde değil; aynı zamanda çocuklarda da görülebilen bir duygu durum bozukluğudur. Bu nedenle, tıpkı yetişkinler gibi çocuklar da depresyona girebilirler. Okul öncesi dönemde %1, okul çağında %3, ergenlik döneminde ise %7-10 arasında görülme sıklığı vardır. Özellikle okul başarısızlığı, yeni kardeşin gelişi, anne-baba boşanması veya aileden birinin kaybı gibi durumlarda çocuklarda depresif hareketlerin arttığı görülebilir. Çocuk önceden yapmaktan zevk aldığı işlerden artık eskisi kadar zevk almıyorsa, iştahında azalma, uykularında bozulma, sözel ifadesinde karamsarlık varsa ve bu değişiklikler yaklaşık iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa çocuğun depresyon belirtileri gösterdiği düşünülebilir. Böyle durumlarda öncelikle onun kendini ifade etmesi için uygun bir ortam sağlamaya çalışmakta fayda vardır. Fakat özellikle ergenlik dönemindeki gençler aileye açılmayı pek tercih etmediklerinden profesyonel bir yardım alarak gencin kendini rahatlıkla ifade edebileceği bir uzmanla iletişimini sağlamak önemlidir. 




ANAOKULUNA GİTMEKTEN KORKMA, AĞLAMA, HATTA SABAHLARI MİDE BULANTISI HİSSETME GİBİ DAVRANIŞLAR NORMAL
Bu süreç anne ile ciddi anlamda ilk ayrılma olduğundan birkaç gün çocuğun anneden kopmamak adına böyle fizyolojik semptomlar gösterdiği olabilir. Bu oldukça normal ve doğal bir süreçtir. Bir zamana bırakmak gerekir. Annenin böyle bir durumda endişe etmemesi, kendi heyecan ve tedirginliği varsa bunu çocuğuna yansıtmaması, onu motive edip ona model olması gerekir. Anlayışlı ama yelkenleri suya bırakmayarak kararlılığını çocuğuna göstermelidir. Aile, “Evet, biliyorum heyecanlısın, ama çok tatlı bir öğretmenin var ve bir sürü arkadaşın olacak, çok güzel oyunlar oynayacaksınız ve çok güzel vakit geçireceksin, bence bunun tadını çıkartmalısın” ve “akşam yine biz birlikte olacağız, bana gününün nasıl geçtiğini neler yaptığını anlatacaksın” gibi sözlerle ona destek olmalı ve onun yanında olduğunu göstermelidir. Ancak eğer bir ay boyunca ağlama nöbetleri, bulantılar devam ediyor, çocuk okulda hiçbir aktiviteye katılmıyor, arkadaş edinmiyor ve sürekli annesini yanında istiyor ise daha fazla beklemeden bir uzmandan yardım alınmalıdır.
ÇOCUĞUMUN SOSYAL ANLAMDA BAŞARISIZ OLDUĞUNU ANLAYABİLMEK İÇİN HANGİ İPUÇLARINDAN FAYDALANABİLİRİM?
Sosyal beceri sorunu yaşayan çocuklar genelde bir ilişkiyi başlatıp, sürdürebilmekte, sosyal sinyalleri yakalayıp, algılamakta, politik olmakta, beden dilini (uygun duruş, oturuş, mimikler vb.) ve sosyal dili (duygu ifadelerini kullanma, konu seçip sohbeti sürdürebilme, iltifat etme, durulması gereken yerde sohbeti sonlandırabilme vb.) kullanmakta zorluklar yaşarlar. Sosyal beceri sorunu yaşayan çocukların bazı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 

• Derin ve güçlü arkadaşlıklar kuramazlar. 
• Akranlarının çoğu ondan pek hoşlanmazlar. Fazla aranıp sorulmazlar. 
• Yaşıtlarıyla iletişimleri zayıf olduğundan takım çalışmalarında başarısızlardır. 
• Çatışmaları çözümlerken saldırgan tutumlar içine girebilirler. 
• Politik değillerdir. Kime ne zaman, nasıl davranacağı konusunda esnek davranamazlar. 
• Yetişkinlerle iletişimleri zayıftır. 
• Nasıl bir "imaj" verdikleri ile hiç ilgilenmezler. 
• Duygularını ifade edemezler. 
• Şaka ve ciddiyi ayırt etmekte zorlanırlar. 
• Sohbet etme becerileri zayıftır. 
HATA YAPTIĞINDA ÇOCUĞA NE GİBİ CEZALAR VERİLMELİDİR?
Öncelikle, ceza sorun olduğu zamanlarda ortaya çıkacak bir disiplin anlayışı olmamalıdır. En başından itibaren daha sorunlar başlamadan, eğitici bir disiplin anlayışı ile çocuğa yaklaşılırsa ceza boyutu da en aza indirgenebilir. Dayak ya da baskı yaparak davranışı düzeltmeye çalışmak çocukta korku, utanma, öfke, sinir gibi, onun sonrasında da saldırganlaşmasına ve sorunların daha da büyümesine neden olabilecek cezalandırma biçimleridir. Disiplin anlayışı kesinlikle fiziksel şiddet değil, ilgi, sevgi ve hoşgörü ile iç içe olmalıdır. En başından itibaren çocuğun olumsuz davranışlarını cezalandırmak yerine olumlu-doğru olanları ödüllendirmek onun bu davranışları daha sık göstermesini sağlar. Uygun olmayan bir davranışla karşılaşıldığında çocuk uyarılmalı, onunla yaşına uygun bir şekilde konuşulup “başka neler yapabileceği” ile ilgili alternatif yöntemleri görüşülüp onun da alınabilecek kararlara çözümlere dahil olması sağlanabilir. Tüm bunlara rağmen aynı hatalar tekrarlanıyorsa cezalandırma yöntemi, çocuğun arzu ettiği, sevdiği bir şeyin ondan mahrum bırakılması şeklinde olmalıdır. Örneğin bir saat parka giden bir çocuğa o gün parka gitmeme cezası verilebilir. Yani o ona kadar verilen ödülün ortadan kaldırılmaması şeklinde olur. Ancak bu cezalar onun gururunu incitmeyecek, güvenini kırmayacak şekilde olmalı. Anne-baba ile çocuk arasında bir tartışma, mücadele ortamı oluşturmamak ve fazla kurtarıcı olmamak doğru olacaktır. Tüm uyarılarınıza rağmen odasını toplamayan çocuğunuzun odasını sizde toplamayıp onun odasını halen dağınık görmesini sağlayın. Kurallar kısa net ve açık olmalı en kötü durumlarda bile şiddete başvurulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki ceza gelişimi engeller, ödül ise çocuğun gelişimine katkıda bulunur. 
BABANIN ÇOCUĞUN KİŞİLİK GELİŞİMİNDEKİ ROLÜ NEDİR?
Eşinin hamilelik döneminden itibaren ona destek olup, huzurlu olmasını sağlayarak, bebeğin anne karnındaki gelişimini takip etmeye ve onunla iletişim kurmaya çalışarak babanın da çocuğun kişilik gelişimindeki rolü başlamış olur. Yoğun ve stresli iş yaşamından sonra bile çocuklarına özel zaman ayırabilmeleri, sohbet etmeleri, tavla-santraç oynamak, tamir yapmak gibi birlikte yapılabilecek alternatifler üretmeleri, sorunlarına çözüm bulmak için onlara yardımcı olmaları onları sakince dinleyebilmeleri, çocuğun gelişimi açısından büyük önem taşır. Anneler kadar babaların da sevdiklerini söyleyebilmeleri, duygularını iyi ifade edebilip, sarılarak, bakışlarıyla, şakalaşmalarıyla da bunu somutlaştırabilmelidirler. Bu şekilde çocuklarıyla sıcak ilişki kuracak ve çocuğun da babasıyla her şeyini paylaşabileceği güvenini ona vereceklerdir. Bu çocuklar sosyal ilişkilerinde çok daha başarılı çocuklar olarak yetişeceklerdir. Aşırı otoriter, hiç ilgi göstermeyen aldırmayan babalar çocuklarının utangaç, kaygılı, hayata karşı güvensiz olmalarına sebep olabilirler. Özellikle erkek çocuğun sağlıklı ve güvenli bir ilişki kurduğu babayı kendine model alması çok önemlidir. Erkek çocukta baba ile özdeşleşme başlayacağından babanın iyi bir model olması çok önemlidir. Aksi takdirde çocuğun kimlik gelişimi olumsuz yönde etkilenip maskülen özelliklerin yeterince benimsenememiş olma riski oluşabilir. Kız çocuklarda da baba ile olan iletişim çok önemlidir. Karşı cinsi tanımaları, onları nasıl gördüklerini değerlendirmeleri, karşı cinse karşı nasıl davranacakları ile ilgili ilk öğrenimler küçük yaşlarda baba ile başlar. Burada yaşanan güçlükler kız çocuklarında ergenlik dönemlerini zor geçirmelerine sebep olabilir.
ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUĞUMUN DUYGUSAL DURUMUNU ANLAMAM İÇİN BANA İPUÇLARI VEREBİLİR MİSİNİZ?
Bu konuda, Wendy Grant’in bu dönem için tanımladığı üç temel korkuyu akılda tutmak, çocuğunuz anlamak için size yardımcı olacaktır: 

a. Alay edilme korkusu: Bu dönemdeki gencin, öncelikle bedeni değişmeye başlaıştır, bu da onda büyük bir sıkıntı yaratabilir. Kendisi bedenini taşımakta zorlanacağı gibi, dışarıdan nasıl göründüğüne dair de sıkıntı yaşar. Bu durumda, bazı gençler, kaçınmayı, fazla ortalıkta görünmemeyi ya da kendilerini saklamayı tercih ederler. Bazı gençler de gerçekten arkadaşları arasında alay konusu olabilirler. Bu onları daha da çaresiz bırakır. Bazı gençler ise, ortama ayak uydurmaya çalışırlar; anne-babaya komik, garip gelen türlü kıyafetler alırlar; davranışları değişir. Burada amaç gruptan dışlanmamaktır. 

bReddedilme korkusu: Alay edilme korkusu kadar kuvvetli bir duygu olan reddeilme korkusu, gençlerin özellikle bu dönemde duydukları bir gruba ait olma ihtiyacı ile bağlantılıdır. Bu dönemde bir arkadaş grubunun olmaması, gencin benlik algısını bozabilir, kendine bakış açısını çok olumsuz hale getirebilir. Gençler, sırf bir grubun içinde kalabilmek için anne-babalarının onaylamayacağı bir çok tavizi verebilirler. 

c. Olumsuz düşünceler üretme korkusu: Gençlerin en büyük korkularından biri de, el attıkları işlerde başarısız olmak ve bu nedenle insanların onlar hakkında olumsuz düşünecekleri korkusudur. “Başkaları benim hakkımda ne düşünür?” sorusuna genellikle çok olumsuz senaryolar yazarak cevap verirler. Gençlerin, okul ve belki diğer sorumluluklarının yanında, arkadaş arenasında da işlerinin hiç de kolay olmadığını bilmek, kendilerini ve davranışlarını anlamayı kolaylaştıracaktır.
BEBEĞİN ANNE KARNINDAKİ GELİŞİMİ SIRASINDA ANNENİN YAŞADIKLARININ BEBEK ÜZERİNDE ETKİSİ VAR MIDIR?
Bebeğin beyin hücreleri, anne karnındaki 3.hafta içinde gelişmeye başlarve diğer hücrelerden çok daha hızlı bir şekilde gelişmeye başlar. Nöronlar, yani sinir hücreleri, beynin çeşitli bölgelerine dağılırlar, ve algı, düşünme, kontrol, dil gibi sayısısz merkezin oluşumunu sağlarlar. Beynin ,k,nci büyüme hamlesiise, hamileliğin 3. ayında başlar ve doğumdan sonraki bir yıl içinde devam eder. Bu dönemde sinir hücrelerini bir arada tutan “tutkal” hücrelerin oluşumu başlar ve bebek için bir gelişim zemini yaratır. Bu bilgiler göz önünde tutulduğunda anne adayının kendine nasıl baktığının çok önemli olduğu da anlaşılmaktadır. İyi beslenme birinci şarttır; araştırmalar sigara kullanımının bebekte gelişim bozuklukları, özellikle hiperaktivite ile çok bağlantılı olduğunu göstermektedir. Tüm bunların yanında, annenin duygusal durumu da bebeğin gelişimi üzerinde etkilidir. Aşırı korku, öfke, stres bebeklerde aşırı hassaslığa yol açabilmektedir. Yoğun duygular, annede bebeğin dolaşım sistemine giren bazı maddelerin üretilmesine neden olur. Ancak, bu durumu değişmez bir kader olarak algılamamak gerekir, doğumdan sonra atılacak bir çok adım, durumun çocuk açısından daha olumlu hale getirlmesine yardımcı olabilir.
ÇOCUĞUMUN YAKINDA KARDEŞİ OLACAK NELER YAPMALIYIM?
Bir kardeşe sahip olmak, çocukta çok karışık duyguların ortaya çıkmasına neden olabilir. Çocuğun kafasında kendi durumuyla ilgili bir çok soru işareti uyanacaktır. Anne-babanın yapacakları çocukları arasında sağlıklı bir bağ kurulmasını sağlayabilir. Nelere dikkat etmeli?
a. Doğumdan önce, aileye bir bebek katılacağı hakkında mutlaka bilgi verin 
b. Doğumdan hemen önce doğum sırasında ve doğumdan hemen sonra, çocuğun yaşam düzeninin nasıl olacağını onunla konuşun.
c. Bebek, eve geldikten sonra, sanki böyle bir şey olmamaış gibi davranmak yerine, bebeğin ve çocuğun birarada olabileceği ortamlar yaratın, çocuğun kardeşi için bir şeyler yapmasına izin verin.
d. Kardeşlerin birarada zaman geçirmeleri için ortam yaratın. Büyük kardeş, bebeğin öğretmeni, koruyucusu, yol göstericisi olabilir.
e. Çocuğa her zaman özel olduğunu hissettirin. 
f. Çocuğunuzla başbaşa, sadece ona özel zamanlar geçirmeye çalışın.
g. Çocuklarınızı birbirleriyle karşılaştırmayın.
h. Kardeşler arasındaki ilişkiye mutlaka bir takım kurallar getirin, örneğin bir tartışma, kavga anında neler olacak? Kavga durumunda taraf tutmamaya çalışın, koyduğunuz kuralları devreye sokun.
i. Yaşları büyüdükçe, çatışmalarını kendi aralarında çözümlemelerine olanak tanıyın. Kardeş ilişkisi, dış dünyanın küçük ölçekte bir provasıdır. Bu nedenle ne kadar doğal yaşanırsa o kadar keyifli ve öğretici olabilir